Gayri Bahar Gelmişti Kadıköy’üme…

KURBAĞALIDERE’DE BAHAR. Nisan/1957 (Fotoğraf: Sami Güner / R.Sertaç Kayserilioğlu arşivi)

Moda’da Bomonti’de çayla poğaçanın, Kalamış’ta Köhne’de bir bardak çayla alınacak huzurun, Fenerbahçesi’nde o ağacın altı’nda yarin kulağına fısıldanacak en büyük aşkın, Bağdat Yolu’nda o bahçeli köşkler arasında yapacağınız faytonlu piyasa’nın keyfi coşmaktadır o gün içinizde. Aklınızda ise; yemyeşil arsalardan toplayacağınız kır çiçeklerinden, yarin saçlarına takacağınız taç yapraklar…

Bir sabah uyanırsınız ki, odanızda yer gök apaydınlık mavi. Tül perdenin ardından giren güneşin huzmeli parıltısı duvarın aynasından tavana yansımış, bahçenizde aniden çoğalmış bahar dallarının sallantısı duvarlarınıza vurmuş, ılık esen rüzgâr cıvıldaşan kuşlarla baharı taşıyor odanıza. Ve anlarsınız ki; o dayanılmaz özlem bitmiş ve de yine anlarsınız ki;  bahar, çocuk çığlıklarıyla içinize doluşmakta…

Şöyle bir gerinir, doğrulur da kalkarsınız yatağınızdan. Derken birden, aynı sabahtaki bir başka güzelliği daha farkedersiniz ve de bugünün tatil sabahı olduğunu da hatırlamanızdaki sevinç sarar her yanınızı,  en büyük manolya ağacından daha büyük… Duvardaki “Saatli Maarif Takvimi”nin üst yaprağını “Nisan 21, 1968 Pazar” yapar, yürürsünüz cumbaya aydınlığa doğru. Önce sevinirsiniz baharın içinize de geldiğine, sonra da dayanamaz koşarsınız pencereye, yok yine de olmadı; aşağı kapıdan ön bahçenize…

İşte, büyük ve geniş olan bahçenizde, baharlar arasında, adeta bambaşka bir boyuttasınızdır artık. Ve de görmektesinizdir ki; güller kızılımsı yapraklanmada, ortancalar uç vermede, menekşeler morlanmada, papatyalarsa papatyalanmada… Bir uyanış, bir yenileniştir ki bu, adeta yeryüzü ile cennet dengelenmekte.

Kahvaltınızda boğazınıza düğümlenen lokmalar, kendinizi bir an evvel dışarıdaki bahara atmadaki aceleciğinize karışır. Kadıköy yakasının sayfiyeliğinden esen ılık rüzgârla birlikte tramvay durağına kadar gelmiş ve de işte dışarıdasınızdır artık… Önünüzde önce koskoca bir gün, sonra da;  Moda’da Bomonti’de çayla poğaçanın, Kalamış’ta Köhne’de alınacak bir tatlı huzurun,   Fenerbahçesi’nde o ağacın altı’nda yarin kulağına fısıldanacak en büyük aşkın ve Bağdat Yolu’nda da köşkler ve bahçeleri önünde yapacağınız faytonlu piyasa’nın keyfi coşmaktadır artık içinizde. Aklınızda ise Çamlıca’da toplayacağınız kır çiçeklerinden, yarin saçlarına takacağınız taç yapraklar…

Moda’da soylu erguvanların tomurcuklanışına şahit yazılırsınız, üstelik birkaç güne kalmaz çiçekleri ile buluşacağının da itirafı ile. Bağdat Yolu’nda samanyolu’nu yakalarsınız, kucaklarınızda umut, ruhunuzda ıhlamur ağaçlarının kokuları ile. Fenerbahçesi’nde ise, akasyaların çiçeklendiğini görüp dayanamazsınız da çökersiniz akasyanın altına,  saatlerce seyredersiniz onu.  Ulu tanrım!.. Bu ne sallanıştır… O ne nazdır… O ne işvedir… Akasyaya da aşık olunur muymuş?.. Oluverirsiniz işte… İşte o an,  ya yeni aşkınızın coşkusu sarar içinizi, ya da eski sevgilinizi hatırlarsınız da, Atilla İlhan’ın Üçüncü Şahsın Şiiri’ndeki mısraları yuvarlanıverir apansız dilinizin ucundan;  “Gözlerin gözlerime değdiği an,  Felaketim olurdu, ağlardım”    diye başlayan ve süren de giden…

Evet… Henüz doğal ve kültürel yapısı bozulmamış İstanbul’da, bir zamanlar ilkbaharın ayrı bir yeri, ayrı bir romantizmi vardı. “Nevbahar”ın bademlere çiçek açtırması, in­sanları doğaya çağırır, Çatalçeşme, Suadiye, Dalyan ya da Kalamış’tan kiralanacak o güzelim sandal sefalarına çıkartırdı. İstanbul’lu adeta kırlara taşınarak çemenzara neşe saçar, ozanları ise aşka gelip kâğıda kaleme sarılırdı. İşte o ozanlardır ki kış yaz demeden hep düşlerindeki baharı yazar, söze ba­harla başlayıp baharla bitirirlerdi. O nedenle ki divan şiiri baştan sona bir bahar şiiri olmuş, aşklar ise adeta hep baharlar ülke­sinde yaşanmıştı: “Esdi nesimi nevbahar, açıldı güller sübh-dem”…

Derken aradan yıllar ve yıllar geçer… Şaşarsınız da uyanıverirsiniz sanki o tatlı rüyadan. Artık, ne o çocukluğunuzun geçtiği sokaklardaki köşkler ve bahçeleri vardır ortada, ne de o köşkler arasında arkadaşlarınızla birlikte üzerlerinde yuvarlandınız boş arsalar. Ne Çamlıca’da yarin saçlarına yapacağınız papatyalarla taç yaprakları vardır ortada, ne de o romantizm. Yahya Kemal’in  “Erenköyün’de Bahar”ının üzerinden nice kavak yelleri esmiştir de, ne o yerler kalmıştır etrafta, ne de o romantizm… O baharla yemyeşil örtülere bürünen arsalara ne olmuştur? Ya da nerededir o köşklerle dolu Bağdat Caddem?..

Kalamış Köhne’de, Orhan’da kır sandalyeleri midir yakılıp atılan? Bir alemi ab eylediğimiz koylarda sandallar mıdır batan? Kurbağalıdere’nin kurbağaları mıdır terk-i diyar eyleyen? Işıklar altındaki Boğaz’ını seyre doyamadığımız Çamlıca’nın tepeleri midir tükenen? Yoksa Belvü’de, Julianos’ta, Suadiye Reşat’ta danslara doyamadığımız o pistlerimiz midir çöken?

Her şey zamana bağlı olarak tabii ki kabuk değiştirecektir ve de tabii ki değişim kaçınılmazdır… Ama sanki her şey öylesine bir garip kabuk değiştirmiştir ki; görüntüler, düşünceler, insanlar, yaşamlar… Haydi gel de ayak uydur… Ne var ki; yine de tutkularınız, değer yargılarınız, özlemleriniz hiç değişmemiş ve belli ki hiç değişmeyecektir…  Zaten bilirsiniz ki; sizi de yaşama bağlayan budur… Haa,  sahi siz, yazlık Budak Sineması’nda oynamıştı hani,  “Vadim O Kadar Yeşildi ki”  filmini seyretmiş miydiniz?  Seyredemediyseniz yazık… Üzgünüm ama geç kaldınız…

Ne diyelim; nice; yeni “Nevbahar”lara ey Kadıköy… Nice; yeni açacak güzel duygulara ey dostlar…

 

Bir Cevap Yazın

x

Check Also

Hakan Aytaç

Mirasın üzerinde tepinmek!

İstanbul, efsane bir şehir. Doğal güzellikleri, efsaneleri, tarihi yer ve yapıları, Boğaz’ı, hanları, hamamları, ama bunların içinde en ...