Bir çekirdek gömdüm toprağa…

Ağaçlarla tanışıklığım, çocukluğumun geçtiği mahalle hayatının tüm doğallığı içerisinde, haşarılıklarımın doğal araçlarından birisi olmasıyladır.

Onlara tırmandım, dalında oturdum, çakıyla ismimi kazıdım, dallarını kırdım, taşladım, meyvesini yedim ve düştüm defalarca… Aramızda sevgi, saygı, nefret, menfaat, vahşet, lezzet, muhabbet, kısacası insana dair ne varsa hepsi oldu. Sokağımızda arzı endam eden akasyalar ise, sevgimi hiç kazanamadıkları gibi nefretime de haiz olmuşlardır.

Neden mi? Çünkü meyvesizdirler ve tırmanılmazlar. Çocuk aklımla lezzetsiz ve keyifsiz bulurdum onları… Oysa ki şeftali öyle mi? Bin akasyayı gözümü kırpmadan verirdim bodur bir şeftali ağacına… Çocukluğumun önemli bir kısmının geçtiği evimizin neredeyse 1 dönüme yakın bahçesi vardı.

Eve ilk yerleştiğimizde, bu büyük bahçede bırakın ağacı yeşil bir ot bile yoktu. Evin sahibi burayı tavuk çiftliği olarak kullanmış. İlk gördüğümde bahçenin tamamı kalın bir tavuk gübresi ile kaplıydı. Sonra bizim de 3-5 tavuktan ibaret mütevazı bir kümesimiz oldu bir köşede, ama yıllar içerisinde bahçe epey bir yeşillendi. Her türlü zerzevatı bahçede yetiştirirdik.

Kendi ellerimle ektiğim şeftali çekirdeğinin filizlenip fidana dönüşmesinin heyecanını bu bahçede yaşadım. Sonra da çocuk denilecek yaşta kendi ektiğim çekirdekten yetişen meyveleri yemenin keyfini sürdüm. Bir çekirdek gömdüm toprağa, bin meyve verdi bana…

Yazları köye giderdik. Ağaçlarla olan dostluğum daha bir sıcaklaşırdı. Eyvandaki incir, kutsal bir ağaçtı. Hiç kimse bu ağaca çıkmaz, meyvelerini aşağıdan toplardı. Evin en saygın ağacıydı o… Haşmetli ve heybetli bir duruşu vardı. Yüksekteki meyveler özel çubuklarla toplanırdı. İncirler, ağzınızda lezzet patlamaları yaratırdı.

Gölgesinde oturmanın keyfi, çölde vaha keyfi kadar değerliydi. İkinci sırada dut ağacı gelirdi. Onun üzerine herkes tırmanırdı. Toplamak için üzerine çıkıp silkelemek gerekiyordu, belki de ondandır. Dut silkeleme ve yeme törenleri, çocukluğumun unutulmaz lezzet ve eğlence ritüellerindendir.

Üçüncü sırada bal eriği gelir. Küçük bir ağaçtı, ama büyük ve tatlı erikleri olurdu. Tırmanmaya gerek kalmaz, dallar aşağı doğru eğilirdi. Geriye kalan iki erik ağacının meyvelerinden ekşi macun yapılır, kışın afiyetle yenir, ya da eritilip sulandırılarak içilirdi. İşte benim hayatımda iz bırakan ağaçlarım… Gönlümde her daim özel yer tutan dostlarım… Benim ağaçlarım, benim çocukluğum, benim hayatım…

Hayat, ağaçların gölgesinde sürer. Güzel bir göl kenarında gördüğüm mütevazı bir evi, hemen yanıbaşında yükselen ihtişamlı bir ceviz ağacı dalları ve yapraklarıyla üzerine doğru yayılarak, koruma ve kollamaya almıştı adeta. Evin çatısındaki kırmızı kiremitlerine, basitçe yapılıvermiş tek bir soba borusundan ibaret dumanı tüten bacasına, çeşm-i cihan gibi göle bakan küçük pencerelerine, yaprakların hışırtılı musikisiyle derin bir huzur içerisinde uyuyan bebeğin beşiğine, hemen onun yanıbaşında mutlulukla birbirlerine sarılmış aşk uykusundaki anne-babanın yastığına, küçük odasına çekilmiş tesbihi elinde dualar eden ninenin seccadesine ilahi bir el dokunuyor gibiydi. Ağaç hayat veriyor ve kutsal bir koruma kalkanı oluşturuyordu. Ağaç yıkılsa, ev de yıkılacaktı; ağaç kurusa aile de kuruyacaktı sanki…

Bir çekirdek gömdüm toprağa… Filizlenip fidan oldu, büyüdü ağaç oldu. Bin meyve oldu dalında… Yuva oldu, sevgi oldu, saygı oldu, gölge oldu, yağmur oldu, lezzet oldu, muhabbet oldu, aşk oldu, insan oldu.

Veli DALBUDAK

Hakkında Veli Dalbudak

Bir Cevap Yazın

x

Check Also

Üsküdar-Çekmeköy Metrosu geçeceği bölgeleri nasıl etkileyecek?

Üsküdar-Çekmeköy Metrosu’nun Eylül 2016’da hayata geçmesi planlanıyor. Böylece bazı durumlarda 75 dakikayı bulabilen Üsküdar-Çekmeköy arası ulaşım 24 dakikaya düşecek. Bu durum, metro hattı üzerindeki istasyon ...