Yedigöller…

Güneş kudretten düşmeye başlamıştı, Yedigöller’e doğru dağın etrafına sarıla sarıla tırmanan yola girdiğimde…

Sabahtan beri yollarda olmamdan ve bahara göre fazla ısıtan bir güneşten bunalmamdan dolayı kapanmaya başlayan gözlerim, yol kenarında gürül gürül akan üç oluklu çeşmeyi görünce sevinçle hemen durdum. Sıcaktan ve yorgunluktan bunalan başımı hiç düşünmeden soktum buz gibi suyun altına…

Uyku muyku hak getire, cin gibi oldum birdenbire! Araba yolun kıvrımlarına göre sağa sola yatarak ilerlerken, benim de buz gibi suyla faltaşı gibi açılan gözlerim doğa harikası manzaraları seyrediyordu. Yarım saat tırmandıktan sonra güzel bir yaylaya girdim. Diz boyu otlar, rengarenk çiçekler ve sereserpe dağılmış koyun ve inekler… Ormanın içine doğru sokulan keyifli ve romantik patikalar…

Bu güzelliklere dalmış giderken, kendimi bir anda Yazıcık Köyü’nün içinde buluyorum. Küçük, şirin bir orman köyü, ilk görüşte seviyorum. Kimseye birşey söylemiyorum, ama ben çıkmış olduğumuz bu plansız yolculukta bu geceyi geçireceğimiz yeri buldum.

Köyün etrafından dolaşarak çağıl çağıl akan dereyi, akış yönünün tersine doğru takip ederek tırmanmaya devam ediyoruz. Yolumuzun üzerindeki terkedilmiş okul binası, birkaç yerel mandıra, yol kenarında oyun oynayan meraklı çocuklar, yolun yer yer delik deşik olmuş hali, gökyüzü görünmeyecek kadar üzerimizde birleşen yemyeşil asırlık ağaçlar, o ağaçları mesken edinmiş minik sincaplar, cıvıl cıvıl kuşlar, nadir de olsa suya inerken önümüzden geçiveren tilkiler, büyükşehirin sırtımıza yüklediği stresi, her gittiğmiz yere içimizde bir yerlerde saklanarak bizimle gelen hiç unutulmaz sandığımız dertleri, zaman zaman çok önemseyerek büyüttüğümüz gündelik ufak tefek sıkıntıları unutturuveriyor.

Zorlu bir yolculuktan sonra ulaştığımız Yedigöller, tüm zorluklara değecek görüntüler sergiliyor. Çat orada çat burada… Yüzümüzü döndüğümüz, arkamıza baktığımız yerde; sağımızda, solumuzda, altımızda, üstümüzde her yerde göl var. Ağaçlar o kadar yoğun ki, güneş üstümüzde bir yerlerde yapraklara yapışıp eriyor. Haliyle kazaklar, montlar çıkıyor bavullardan…

Soğuğa dayanabildiğmiz kadar kaldık Yedigöller’de… Sonra o güzel yoldan, o güzel köye doğru inişe geçtik. Yazıcık Köyü’ne geldiğimizde tüm muhalefete rağmen geceyi burada geçirme konusunda ısrarcı oldum. Köyün içine daldım. Küçük bir derenin yanıbaşında 100 yıllık bir konaktan devşirme küçük pansiyon, yorgunluğumuzun ilacı olacaktı. Üstüne üstlük ev yemeklerinden oluşan lezzetli akşam yemeği de midelerimize bayram ettirdi. Yemekten sonra köyün içinde yürüyüş ve özellikle ışığın olmadığı bölgelerden yıldızları seyretmek burada yaşayanlar için ne kadar sıradansa, bizim gibi büyükşehirden gelenler için o kadar sıradışı…

Erken yattığım için olsa gerek, sabahın dördünde ayaktaydım. Gecenin sessizliğini, ayın büyüleyici yakınlığını, yavaş yavaş perdenin açılmasını, bülbüllerin serenatını, derenin çağıltısını, minareden yükselen sabah ezanının çağrısını, kuşların cıvıltısını, tarlaya gitmek ya da hayvanlarına bakmak için hareketlenen köy ahalisinin tıkırtılarını, köpeklerin havlamalarını, tavukların gıdaklamalarını, ağaçların hışırtısını, çiçeklerin ve çimenlerin kokusunu ve köyün dokusunu ruhumun derinliklerinde hissettim. Sabahın bu vakti ruhsal ve bedensel arınma anı… Hele bir de böyle muhteşem bir doğanın içindeyseniz…

Sabahtan belli oldu, bugün çok güzel bir gün olacak. Tüm diyet ve rejim programımı bozan, her şeyin tadına bakma bahanesiyle işin tadını kaçırdığım mükellef kahvaltı biter bitmez, bu dağlarda doğup, büyüyen ve dağları avucunun içi gibi bilen müessese sahibi Osman Abi’yle düşüyoruz yollara… Yaşından beklenmeyen bir performansla adeta bir rallici gibi dik uçurumlara ve birbiri ardına virajlara rağmen, üstelik de “Bir rallici gelmedi ki buralara kapışalım” diye hayıflana hayıflana, aracını sağa sola yatırarak, adrenalin patlaması yaşatıyor bize… Macera bu kadarla bitmiyor, doğayı yaşamaya devam ediyoruz…

Araçtan inip, zorlu dik yamaçlarda yürümeye başlıyoruz. Dağ çileklerinin tadına bakıyoruz. Biraz daha yürüdüğümüzde muhteşem meşe mantarları karşılıyor bizi, dökülmüş yaprakların arasından kafalarını çıkartarak… Epey bir mantar topluyoruz. Toplaması çok zevkli, ama öğle yemeğinde yemesinin de en az toplamak kadar zevkli ve lezzetli olduğunu anlıyorum bu cins mantarın…

Dağlarda yürümek iyi geliyor hepimize… Kafayı boşaltıyoruz. Türküler, şarkılar söylüyoruz. Dağlara dönüp, arkadaşına seslenir gibi bağırarak dolaşan Osman Abi’yi takip ediyoruz biz de… Bağırıp çağırıyoruz ki içimizde sıkıntı kalmasın…

Yeniden Yedigöller Aile Pansiyonu’na dönüyoruz. Tavşankanı çaylarımızı içiyoruz. Osman Abi’nin torunu küçük Behnan ile biraz top oynayıp, değnek üzerinde yürüme yarışması yapıyoruz. Kahkahalarla gülen çocuk yüzlerimizi orada bırakıp, yetişkin, ciddi işadamı maskelerimizi takarak çıkıyoruz yola..

Yedigöller Aile Pansiyonu

Yazıcık Köyü Çay Mah.

Tel: (0372) 587 40 15  –  (0538) 682 83 04

sporvitrini

Hakkında Veli Dalbudak

Bir Cevap Yazın

x

Check Also

Hakan Aytaç

Mirasın üzerinde tepinmek!

İstanbul, efsane bir şehir. Doğal güzellikleri, efsaneleri, tarihi yer ve yapıları, Boğaz’ı, hanları, hamamları, ama bunların içinde en ...