Gölcük / Bozdağ: Kalbim hala orada…

Düzgün bir asfalt yoldan döne döne dimdik çıkılan, çıktıkça aşağıdaki Ödemiş manzarasına bakmanın keyifle korku arası tuhaf bir lezzete dönüştüğü dağ yolculuğu, birbirinden güzel bahçeli evlerin arz-ı endam etmesiyle sona eriyor. Evlerin ardından buraya adını veren göl görünüyor, meşhur futbol takımlarının da kamp yaptığı otelin hemen yanıbaşında… Fakat otel de göl de son derece bakımsız…

Gölün suyu oldukça bulanık, dibinin bataklık olduğunu söylüyorlar. Etrafında bir yürüyüş yolu yok, ama balık meraklıları oltaları çoktan sarkıtmışlar. Otelin hali içler acısı, bakımsız dökülüyor. Üstelik meşhur bir sansasyonel takım, bu haliyle orada kamp yapıyor. Tüm eksilerine rağmen bir de beş yıldız fiyatı çekiyorlar.

Gölcük, yeni Büyükşehir Yasası ile belediyeliğini kaybetmiş, mahalle statüsüne düşmüş bir yer… Bu kadar yüksekte yer tutan bir kasaba için fazlasıyla hareketli… Çarşısında her tür dükkân mevcut, ne ararsan var. Pazar yerinde özellikle kavun-karpuz piyasası son derece hareketli… Güzel, serin bir havası var. Asırlık ağaçların gölgesinde fazla kalamıyorsunuz, bir yanınızı güneşe vermeniz gerekiyor. Güney Ege sahillerinin bunaltıcı nemli sıcağından sonra ilaç gibi geliyor bana… Gölden esen rüzgara dönüyorum göğsümü, sırtımı da güneşe veriyorum. Göldeki hafif dalgalarla birlikte saçlarım dalgalanıyor. Gözlerimi yumuyorum, gördüğüm güzelliklere şükrediyorum. Gözümü açtığımda zirvesi yalçın kayalarla örülü Bozdağ, tüm haşmetiyle selamlıyor beni…

Dağa doğru hayranlıkla bakarken, oralara çıkıp çıkamayacağımı soruyorum. Bozdağ ile aynı ismi taşıyan bir köy olduğunu söylüyorlar yukarıda… İstikamet belli oldu. Bozdağ, Gölcük’e göre daha sakin, tam bir dağ köyü… Ağustos sıcağı İzmir’i pişirirken burası bahar tadında… Köye girmeden ormanın içinde yıldızlı büyük bir otel var, aman uzak durun! Burası da bakımsız, kapısı bacası dökülen bir otel… Pek müşterisi de yok zaten…

Arabayı köyün içine doğru sürüyorum, tabelalarını gördüğüm pansiyonları kontrol etmek üzere… Uygun bir yer bulup, en az bir geceyi burada geçirmek istiyorum. İşte karşımda asırlık bir kestane ağacının gölgesinde, bu köyden bir ailenin işlettiği temiz, mütevazı bir pansiyon… Almanya’dan işçi emeklisi bir aile, misafirlerini sıcak bir ilgiyle ağırlıyorlar. Hemen yerleşiyorum…

Bozdağ, balkonumdan tüm haşmetiyle görünüyor. Ayrıca Salihli tarafına doğru çok geniş ve derin ufuklu bir manzara beni büyülüyor. Ama köyü gezmeliyim, ara sokakları keşfetmeliyim. Ana cadde boyunca, yol kenarındaki vişne ağaçlarından lezzetli vişneleri tada tada, kimi bakımlı kimi bakımsız taş evlere hayranlıkla baka baka, bir yandan da tertemiz havayı içime çeke çeke, köy çeşmelerinden buz gibi suyu içe içe yürüyorum içimde mutlu mesut kıpırtılarla…

Meydanda birkaç kahvehane, berber, bakkal, iki lokanta (biri pideci, sabah erkenden açılıyor ve kahvaltı için çok lezzetli kıymalı ve otlu pide yapıyor), süt ve süt ürünleri satan yanyana iki dükkân var (buranın sütü çok güzel, tabii ki peynirleri de… Bolca peynir alıyorum, bir de helvaları var ki parmaklarınızı yersiniz). Köyün çıkışındaki tarlalara kadar yürüyorum. Bir çiftçi, atına koştuğu karasabanla toprağı sürüyor. Bu devirde otantik bir manzara, oturup seyrediyorum. Dağdan gelen suyu takip ederek yürüyüşüme devam ediyorum. Buranın meşhur patateslerini yetiştiren bu bahçeleri, dağdan gelen soğuk ve mineralli bu su besliyor.

Yorganlara sarılarak deliksiz ve güzel bir uyku çektikten sonra, erkenden uyanıyorum ve sabah yürüyüşüne başlıyorum. Köyün daha keşfedilecek başka yerleri var. Bu defa dağa doğru ilerliyorum. Aman Allah’ım! Burası köyün modern yüzü… Ağaçların arasına, ormanın içine güzel güzel villalar yapılmış. Birkaç inşaat da devam ediyor. Biraz ilerleyince burada da binalar bitiyor, her türlü meyvenin yetiştiği bahçeler başlıyor. Her iki tarafı bahçelerin üst üste dizilmiş taş duvarlarının çevrelediği patika yoldan, ağaçların yapraklarını ışıl ışıl parlatan, birbirinden lezzetli meyvelerini olgunlaştıran sabah güneşini sırtıma alarak yürüyorum. Son zamanların en keyifli, en mutlu, en doğal ve en lezzetli gezintisi oluyor bu benim için… Farkında olmadan ormanın epey içlerine kadar gelmişim. Vahşi dostlarımla karşılaşmadan yönümü tekrar köye çeviriyorum.

Fatih Sultan Mehmet’in Saruhan Sancak Beyi iken gelip gölgesinde oturduğu tarihi çınarların altındaki çay bahçesinde, taze demlenmiş tavşan kanı çayımı yudumlayarak yorgunluk çıkarıyorum. Bu arada işletmeci kardeşimiz, hoş sohbetiyle bana hem köyün tarihini hem de aynı kökten çıkan iki ayrı çınarın enteresan hikâyesini anlatıyor. Tam ortasına yıldırım düşünce iki ayrı ağaca dönüşen çınarın hikayesi kulaklarımda, kalbim ise hala orada…

Veli DALBUDAK

 

Hakkında Veli Dalbudak

Bir Cevap Yazın

x

İlginizi Çekebilir

Üsküdar-Çekmeköy Metrosu geçeceği bölgeleri nasıl etkileyecek?

Üsküdar-Çekmeköy Metrosu’nun Eylül 2016’da hayata geçmesi planlanıyor. Böylece bazı durumlarda 75 dakikayı bulabilen Üsküdar-Çekmeköy arası ulaşım 24 dakikaya düşecek. Bu durum, metro hattı üzerindeki istasyon ...