Nursema Öztürk

Nursema Öztürk – Geçmişimiz çok eski, Tasarım’da öne çıkışımız henüz yeni…

Nursema Öztürk

Nursema Öztürk

Hatırlarsınız; hep yabancı hayranlığı içinde olmuşuzdur. Yıllarca gelişmiş ülkelerin yaptıklarından bahsederken, ‘’Adamlar bu işi biliyor‘’ demekten kendimizi alamamışız… Nasıl oldu da kendimize olan güvenimiz bu kadar azaldı..? Geçmişimize, tarihimize baktığımızda belki daha güçlenebiliriz. Yabancı yazarlar, ‘’Türkler göçebe millettir, göçebe milletler kalıcı medeni eserler bırakmaz’’ demişler ve biz de susmuşuz…

Bildiğiniz gibi, Türklerin Anadolu’ya geliş tarihi hala tartışılsa da, geçmişimiz çok eski. Binlerce yıl boyunca ele geçirdiğimiz bu topraklarda gördüklerimiz, sahip olduklarımız eserlerimizi daha da zenginleştirmiş. Düşünsenize, M.Ö. üçüncü bin’de Altay dağlarında başlayan bu serüven, M.Ö. ikinci bin’de Doğu’ya doğru ilerlemiş, M.Ö. 3. yy’da Hun İmparatoru Mete, Türk boylarını bir araya getirmiş ve 21 krallığı tek bayrak altında toplamış.

M.S. 6. yy’ da Orta Asya’da Göktürkler, 8. yy’da Uygurlar, Moğol-Çin ırkını Türkleştirmiş, 10. yy’da Türk Oğuzlar, 11. yy’da İran’ı ele geçirmiş ve Selçuklu sülalesinin kurulması ile 13. yy. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulması ve Batı’ya seferler düzenlemişler…

En sonunda Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ile modern dünyada kendini bulması ve çağdaşlaşma sürecinin hızla başlaması ve bugünlere bizi getirmiş. Bıraktığımız eserlere girsek, sayfalar yetmez…

Bu kadar tarihe yer vermek, kendi ulusumuzun yabancı hayranlığı diye girişte bahsettiğimiz konuya açıklık getirsin ve Türk ulusunun kültür çeşitliliği içinde nasıl bir birikim içinde olduğumuzu fark etmemiz için bir hatırlatma olsun istedim…

Uzun lafın kısası; tüm bu yaşananlar sanatımızı geliştirmiş, gelen ganimetler – kültür, resim – mimari Türk bakış açısıyla sentezlenmiş ve bize ait eserler bıraktırmış. O dönemdeki yasaklar resim sanatının önüne geçmiş olsa da, mimari- çini – minyatür ve ebru sanatı ile 14. yy’dan itibaren önem kazanmış ve dünyayı kendine hayran bırakmış…

Nereden nereye; tasarım ve sanatın gelişimi ve bugünlere gelmesi…

Endüstri döneminin başlaması ve dünyada olup bitenler bize, ‘’sanat ve tasarım ayrılmaz bir bütündür ve tüm sanatlar mimariyi ve tasarımı etkilemiştir’’ dedirtti. 40’lı yıllarda Batı’da değişen sanat anlayışı, nesneden ayrılmaya başlamış olması ile birçok akım ortaya çıkmıştı. ‘’Form, fonksiyonu mu takip eder? Yoksa fonksiyon mu formu takip eder ? ” düşüncesi bir dönemi kaplamıştı.

Bugünlerde tartıştığımız yabancılaştırma, gerçeği değiştirmek, uyumsuzluk, estetikten uzaklaşma, duygusal iletişimin ortadan kaldırılması ve şaşırtıcılık gibi özellikler tasarıma farklı bir bakış açısı getirdi. Her farklı olma duygusu, varoluş ve benlik arayışı içinde ortaya çıkmıştır. Tüm bunlara konu olan, ‘’Türk tasarımcısının ve eserlerinin ortaya çıkması” gereğinden bahsetmek istiyorum ve ’’Biz de varız” diyebilmek için 6 yıl önce ‘’Türkiye’de içmimarlık” konulu sergi açtım ve bu sergiyi Avrupa’ya taşıdık. Onların çalışmaları ile bizim çalışmalarımızı üniversitelerde ortak sergiler olarak dolaştırdık, uluslararası boyuttaki çalışmaların amacı sesimizi ve yaptıklarımızı duyurmak, “Biz de varız” diyebilmek içindi…

Bu çalışmaları destekleyen ve 5 kasım – 10 Aralık 2009 tarihine kadar açık olan bir sergiden bahsedeceğim; Kürotorü  Mahmut Nüvit Doksatlı arkadaşımıza ait olan sergi Türk tasarımcılarını bir araya topladı. Çıkış noktası olarak esinlendiği, 1981 yılında Ettora Sottsass’ın  dünyadan çeşitli tasarımcıları bir araya getiren sanatçılara verilen siparişlerle oluşturulan bir koleksiyon ile yapılan bir sergi idi. 1981’de Sottsass, tıpkı bağımsız bir sanatçı gibi tasarımcılarla sanatçıların kullandığı bir galeri ortamını kullanarak, sanat eseri gibi tasarım sergilemişti.

Bizden tek farkı, tasarımcıları dünyanın muhtelif ülkelerinden seçilmiş olmasıydı. 1980’li yılların ekonomik ortamında tasarımcılar giderek pop yıldızları gibi şöhret kazanmaya başlamışlardı. Philippe Starck’ın “limon sıkacağı’’ neredeyse her mutfağa girmişti, sadece ‘beğendim’ diyebildik. Bu beğenme kavramı fonksiyonun yerine geçti. Güzel ama hiç bir işe yaramayan mekanlar yapılmaya başlandı.

Sonuçta; bu sergi bugünkü Türk tasarımının seviyesini tespiti hedeflenmişti. Belli başlı tasarımcıları listeleyerek, daha çok sanattan yana bir obje olan işler seçildi. Böylece, bugün Türkiye’nin tasarım ve tasarımcı panoraması  ortaya çıkmış oldu. Toplanan eserleri sergilerken absürt tiyatrodan esinlenilerek oluşturulmuş ve yabancılaştırma, gerçeği parçalamak, gerçeğe ayna değil de prizma tutmak, sanatlı uyumsuzluk, estetik uzaklık gibi konuları içermesi ile tasarımcı isimlerin yer almadığı bir sergi oluşmuş oldu.

Varsa anonim özellikler, genel eğilimler veya çok özel çizgiler, yeni ve taze bir bakışla yeniden keşfedilmeye hazır hale geldiler. Farklı sergilerden tasarımcılarımız yeni bir bakış açısı kazandıklarını paylaşmışlar. Bu sergi onlara, yalnızlığa itildiği varsayılan çağdaş tasarımın birlikteliğindeki ilişkinin gücünü göstermiş oldu.

Kısa zaman sonra tüm dünya’ya gösterilecek serginin amacı olan; ‘’Biz bir rüzgar estirdik. Bu rüzgarın dalga boyunu gelecek gösterecek’’ demek daha doğru olur. Geçmişimizle; varlığımızı, sanatımızı ve yaratıcılığımızı tüm dünyaya duyurma zamanı… Bu durumun bizi bulunduğumuz yüzyılda ön plana çıkarması azımsanamaz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

Milano Mobilya Fuarı’ndaydık…

Dünyanın önde gelen fuarlarından Milano Mobilya Fuarı’nı, Tasarım Parkı ekibi olarak Kadıköy Life okurları için gezdik. Bu keyifli ...