El ayak çekilince…

…El ayak çekilince

Sohbetler tükenince

Dostlar eve gidince

Bu geceler işkence…

Pazartesi akşamı, iftar yemeği niyetiyle bir araya gelen çok mühim konukları vardı Kalbur Restaurant’ın… Greyfurt suyu ile başlayıp granit ile biten sohbetin geçtiği masanın bir kenarında ünlü mimar ve kentbilimci Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp ile yanında ona eşlik eden inşaat mühendisi Muammer Doğanbay, masanın öbür ucunda ise Akupunktur uzmanı ve tıp doktoru olan Hakan Eraltan vardı.

Herşey Ahmet Bey’in yanında getirmiş olduğu taze sıkılmış greyfurt suyunun, onun sandığı kadar sağlıklı olmadığı üzerine geçen ders niteliğindeki anlatımıyla başladı Hakan Bey’in… “Vitamini kabuğundadır” diyen halkımızın, bu genel intibada pek de haksız olmadığı anlatılırken; konudan konuya geçişler başladı ve bendeniz en çok “Akşam yemeğini düşmana ikram et” sözünün çıkış noktası olan, gün içinde öğünlere nasıl paylaştırmalıyız yemeklerimizi bölümüne odaklanmıştım.

Sağlıklı beslenmek isterken yaptığımız hatalardan en önemlisinin akşam yemeğini hafif tutma, akabinde yediğimiz “gece meyvelerimiz” olduğunu da bu sohbet sırasında öğrendik. Meğer karaciğer en çok gece zorlanıyormuş, hatta geceleri meyve yemek bize yarar değil, zararmış içindeki şekerden dolayı… En önemlisi ise, tükettiğimiz meyvelerin suyunu içmemiz değil, kendilerini yememiz gerekmesi de karaciğerimiz için müthiş derecede önemliymiş; hele ki şeker miktarının suyunu elde edene dek, normalde alacağımızın en az 5-6 misli olduğunu düşünecek olursak.

Giderek koptuğumuz, uzaklaştırıldığımız doğadan faydalanmayı da, her ne kadar arkaik olarak bilsek de, betonarme dokularla örtülerek unuttuğumuzu hatırlamış olduk Ahmet Bey’in Kuşadası başta olmak üzere bütün çamlıklar, milli parkların imara açılışından örnekler anlatmasıyla… Yani çok doğaldı artık o an, bedenimizin sağlığına önem vermeye başladığımız şu yıllarda, hatalar yapmamız iyilik uğruna…

Siyaset, doğa, sağlık ve mimari konuları birbirini domino etkisiyle yaralıyor artık günümüzde maalesef… Bu doğallığı, asfalt ve beton renkleriyle örtülmeye başlanmış ve yeşili kaybettiğimizi geç de olsa fark ettiğimiz bu yeni dönemimizde, insanlar artık tıp konusunda bile “doğal tıp” arayışına girmiş durumda… Ancak ülkemizde ne mimari açıdan “sürdürülebilir tasarım” hassasiyet kazandı, ne de bilim insanları kendilerini gerçek manada doğanın kitabına uygun öğretilere adayabildi.

Ülkemizde birçok alanda profesör olmak mümkün değilken –eğitimi verilmediği için o konuların-, isimlerin önüne eklentiler o kadar kolay ki maalesef… Yaşadığımız toplumda birçok şeyin alıntı oluşu, ve kalıntı bırakmadan yitip gidişi belki de en derin eksikliğimiz… Çocuklarımızı yetiştirirken doğayı tanıtamamamız, onları elektronik yığınların içinde oynatmamız çok büyük bir kanıt… Parklarda, ağaç gölgesi yoksunluğu ise bunun resmedilmiş hali hatta…

Yemek sırasında Ahmet Vefik Alp, kendi başından geçen bir rahatsızlığı dile getirirken, tedavi sürecinde çektiği ızdıraba üzülmemek elde değildi. Doktorların hastalarını birer denek misali, tedavi yöntemleri silsilesinde, gözden kalpten uzak adeta soyutlaştırarak, mahvetmelerine oldukça sinirlenen Hakan Eraltan, kendi uyguladığı bir test ve tedaviyi bize tanıttı. Belki bazı insanlar bu yöntemi duymuşlardır, ancak ben yine de biraz özetlemeye çalışayım:

APPLIED KİNESİOLOGY…

Bir alternatif tıp örneği olan bu yöntemde, hasta neye alerjisi ya da “zayıflığı” olduğunun tespiti için gittiği hekimde, ona zararı olan maddenin yaklaşması neticesinde belirli bir kası istemdışı, “içgüdüsel” olarak kasmakta ve bu sayede hekim, özellikle besin alerjisi gibi konularda daha kesin sonuçlara varmaktadır.

Kinezyoloji, 1960’lı yıllarda Amerikalı Kiriopraktor Dr. George Goodheart tarafından geliştirilmiştir. Onun görüşüne göre adalesel denge, tüm organların doğru çalışması için önemli bir ön koşuldur. Her adale bir chakra ve bir organlarla bağlantılıdır. Dolayısıyla kaslardaki bir yorgunluk ya da enerji tıkanmasının belirtisi olabilir ve buna bağlı olarak yorgunluklar, konsantrasyon bozuklukları ve psikosomatik şikayetler belirebilir. Goodheart’a göre vücuttaki her adaleye, bir karşı adale vardır. Buna göre bir adaledeki kasılmaların ve krampların çözülmesi, ancak o adalenin karşı adalesinin güçlendirilmesi ile mümkün olabilmektedir.

KİNEZYOLOJİ NEDİR?

Kinezyoloji, “Hareket eden kaslardaki enerji akışının kontrolü” demektir. Kinezyolojinin amacı, bedensel enerjileri harekete geçirerek, bedensel ve ruhsal dengeyi sağlamaktır. İyileştirme sanatlarından biri olan bu test, geleneksel olmayan, biyoenerjik metotlardan birisidir. Vücudumuzun gizli mesajlarını ve geleneksel yaklaşımlarla cevap aranan sağlık sorunlarının derin nedenlerini ortaya çıkarır. Bir geri bildirim sistemi olan bu özel kas testiyle vücudun kendi özel dili değerlendiriliyor, vücuda özel sorular sorulup cevaplar alınıyor. Bu bağlamda kinezyoloji, tanı ve tedavinin takibi için son derece önemli bir testtir.

Kollar ve bacaklar gibi, kasların rahat test edilebileceği bölgelere uygulanan baskı ve bedene soru sorma yöntemi ile sağlığımızla ilgili pek çok bilgi edinebilir ve yapmamız gerekenleri de öğrenebiliriz. Kinezyoloji; “manuel terapi, beslenme, nöral terapi, ortomoleküler Tıp, fitoterapi, kiropraksi ve akupunktur” gibi birçok Batı ve Doğu tekniğini kendi içinde barındırmaktadır. Kinezyolojide kaslar çok önemli bir yer tutar. Çeşitli kas hareketlerinin yardımı ile bedendeki enerji blokajları ortaya çıkartılır. Bedenimiz, güçlü bir canlı bilgisayar gibi çalıştığından, her bir hücre ve o hücrenin içindeki enerji parçası, vücut fonksiyonlarıyla ilgili bilgi taşımaktadır.

Bu açıdan bakıldığından klinik kinezyoloji, aynı elektrik bağlantılarına dahil olmak için basit yöntemler kullanmak gibi bedenimizdeki yazılım sistemini çalıştırıp, yorumlayan bir yöntemdir. Özetle kinezyoloji metodu, hem tanı koymak hem de tedavinin takibi için önemli bir metottur. Bütün bu bilgilerin ışığında, Ahmet Bey’in tedavisinin başlangıcında yapılmış olması muhtemel tespit hatası, tespit edilememiş olması düşünülen bir başka unsurun varlığı ihtimali üzerine yoğunlaştı. İnsan bedeninin kendi kusursuz düzeni içinde, tıp adeta “ormana bakmaktan ağaçları göremez” hale geliyor maalesef!

Tıpkı mimari anlamda kullanılan birçok malzemenin insan sağlığına verdiği zararın ya bilinmemesi, ya da görmezden gelinmesi gibi… Güzelliği ve şıklığı ile mutfaklarımızı süsleyen granitin esasında bizim düşmanımız olduğunu tahmin edebilir miydiniz? Granit; sert, kristal yapılı minerallerden meydana gelen taneli görünüşlü magmatik derinlik kültesidir. Granitlerin renkleri genellikle açık olmakla birlikte, içindeki feldspatların ve diğer minerallerin cins ve miktarına göre gri, pembe ve turuncu olabilir. Granitler, yeryüzünde çok yaygın olarak bulunurlar. Çeşitli yerkabuğu modellerinde görünür. Yeryüzünün temelini teşekkül ettirdiği kabul edilmektedir. Doğada dayk, silis ve batolitler halinde bulunabilir.

Yollarda parke ve bordür taşı, yapılarda yapı taşı olarak çok eskiden beri bol miktarda kullanılmaktadır. Aşınmaya, basınca, darbeye karşı dayanıklı, güzel renkli ve iyi cila kabul eder. Atmosfer tesirlerine ve ayrışmaya karşı direnci yüksektir. Günümüzde daha çok parke, bordür taşı ve bazı büyük yapılarda kaplama taşı olarak kullanılmaktadır.

Granit, yer içinde 400 santigrat derece civarında bir ısıya sahip olup, soğuması birkaç bin yıl gibi çok uzun bir zamanı kapsar. Bu son derece güçlü ve şaşalı taş, içinde bulundurduğu piroksen maddesi yüzünden esasında oldukça zararlıdır insan sağlığına… Ancak insanoğlunun parlaklığa, güzelliğe ve dayanıklılığa olan muazzam hayranlığı sebebiyle, nasıl ki kendi ırkını kömür madenlerinde çalıştırır “bir minik elmas uğruna”; kendi yaşadığı ortamı da bu sıfatı yoğun malzemelerle bezeyerek, esasında kendi sağlığını hiç düşünmeden tehlikeye atar…

Kendi topraklarında çokça yetişmesine rağmen, ekonomik bir politika gereği devletimizin sadece ihracata açık olan ve kendi halkını bu ürüne ithalat sayesinde ulaşabilir kılmış çapari bile, bu materyalist ve sürreal düzenin bir örneğidir! Öncelik insan sağlığı olsa, tiroid ve kanser vakalarının en önemli ilaçlarından biri olan çapari, halk tarafından daha çok tüketilebilirdi…

Bu yemek boyunca mimar, inşaat mühendisi, doktor ve avukatların ortak bir konusu vardı:

BİZ NE ZAMAN BU KADAR YABANCILAŞTIK KENDİ KÖKLERİMİZDEN?

Yazımın başına iliştirdiğim şarkı sözlerinin açıklaması da tam bu noktada anlam kazanıyor:

İnsanoğlunun kendine “bahşettiği” bu muazzam yalnızlık, yabancılaşma ve çaresizlik; böyle güzel sohbetlerde bir miktar da olsa gözlerden ve yüreklerden silinince, yerini birbirine ve bilgiye aç bir grup ruha bırakıyor. Toplum olarak yaşama kararı verilirken binlerce yıl önce, henüz daha betonarme değilken evlerin ve yolların rengi, ne karpuzun çekirdeğinin yenmesi gerektiği unutulmuştu, ne de hastalıklar bu derece “acı sebebi” idi.

Doğadan kopan insanoğlu, çareyi yeniden doğada ararken, kimisi büyücü kimisi deli sanılmıyordu… Önemli olan büyürlerken ellerine tutuşturulan diploma isimli kağıtlar değil, yüreklerinde ve ruhlarında doğayla olan iletişimleriydi…

Emine Yeşim AYDIN

sporvitrini

Hakkında Emine Yeşim Aydın

Bir Cevap Yazın

x

Check Also

Özgecan Yaşat, Hilltown AVM Pazarlama ve Halkla İlişkiler Yöneticisi oldu

Alışveriş merkezi dünyasının genç kadın yöneticilerinden Özgecan Elif Yaşat, kariyerine Rönesans Gayrimenkul Yatırım A.Ş.’de devam ediyor. Marmara Üniversitesi’ndeki ...